
Kazım Karabekir Paşa
Kazım Karabekir Paşa, beş çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Kardeşlerinin tamamı erkekti ve hepsi devlet hizmetinde görev aldı; bazıları sivil memuriyetlerde, bazıları ise askerlik mesleğinde bulundu.
Babası Mehmet Emin Paşa, Osmanlı Devleti’nde subay olarak görev yapmış; İstanbul, Kastamonu ve İskilip’te kaymakamlık, Hakkâri ve Van’da askerî idarecilik görevlerinde bulunmuştur. Son olarak Mekke’de vali vekilliği görevini yürütmüş, 1893 yılında burada meydana gelen kolera salgını sırasında vefat etmiştir.
Kazım Karabekir Paşa, 1882 yılında doğdu. Babasını kaybettiğinde on bir yaşındaydı. Çocukluğunun Van ve Harput’ta geçen yıllarını daima güzel hatıralarla anmış; bu bölgelerdeki insanların yardımseverliğinden ve meyvelerin lezzetinden sıkça söz etmiştir.
Bir resepsiyonda Rus elçisi, Kazım Karabekir Paşa ile sohbet eder.
— Bu ne ünlü formasıdır?
— Yüzbaşı yaver formasıdır.
— Kimin yaverisiniz?
— Babamın yaveriyim.
— Yaverler ne iş yapar?
— Verilen işi yapar.
— Ya verilen işi yapamazsanız?
— Babam, yapamayacağım bir işi vermez.
— Büyüyünce ne olacaksınız?
— Kumandan.
Rus elçisi, sohbetin ardından Mehmet Emin Paşa’ya dönerek, çocuğun bakışlarında büyük bir istikbal ve zafer işareti gördüğünü ifade etmiş, hayranlığını dile getirerek kendisini tebrik etmiştir. Bir süre sonra da bu etkilenmenin bir göstergesi olarak bir hediye göndermiştir.
Gönderilen hediye küçük bir revolverdir. Görünüşü oyuncak tabancayı andırmasına rağmen gerçek bir silahtır. Mehmet Emin Paşa, silahı oyuncak zannederek tetiğe basmış; kurşun karşıdaki boş bir alana isabet edince büyük bir öfkeye kapılmış, bir çocuğa böyle bir hediyenin gönderilmesini uygun bulmamıştır.
Bu nedenle tabanca Kazım Karabekir Paşa’ya değil, ağabeyine verilmiş; ancak bir süre sonra izine rastlanmayarak kaybolmuştur.
Van dan sonra aile Harput’a gitti. Harput’u çok sevdiler; İstanbul’a görece yakın olması sebebiyle ihtiyaç duyulan pek çok şeye kolayca ulaşılabiliyordu. Harput’tan sonra Mekke’ye gitmeleri planlandı. Ancak Mekke yolculuğundan önce İstanbul’a uğradılar.
İstanbul’da bulundukları sırada Kazım Karabekir Paşa’in dayısı Şükrü Bey ile karşılaştılar. Şükrü Bey, Japonya seferi sırasında batan Ertuğrul gemisinin mürettebatında görev yapmış bir makine teğmeniydi.
1890 yılında Kazım Karabekir Paşa ve ailesi, İzmir–Pire–İskenderiye güzergâhını izleyerek; kara yolunu trenle, deniz yolunu ise vapurla geçtiler ve yolculuğun sonunda Mekke’ye ulaştılar.
Kazım Karabekir Paşa, Mekke günlerine dair hatıralarında, bir gün hocasının kendisine değnekle vurduğunu anlatır. Bunun üzerine ağabeyini yanına alarak okuldan kaçmış, durumu annesine bildirmiştir. Annesi, sırtındaki izleri görünce meseleyi babasına iletmesini istemiş; babası da çocuklarını derhâl o okuldan aldırmıştır. Daha sonra Kazım Karabekir, Erkân-ı Harbiye kalemine verilmiştir.
Hatıralarında ilk orucunu Mekke’de tuttuğunu, Harput’ta ise orucu ancak öğle ya da ikindi vaktine kadar sürdürebildiğini belirtir. Mekke’de bulunduğu süre boyunca Kâbe’yi, Arafat’ı ve şehirdeki türbeleri gezmiş; şehirde çok sayıda anahtarın bulunmasından özellikle söz etmiştir.
Mekke’de huzurlu günler geçirildiği sırada şehirde kolera salgını baş göstermiştir. Bu salgın sırasında babası Mehmet Emin Paşa hayatını kaybetmiştir. Babası hayattayken aileye büyük hürmet gösterilirken, vefatından sonra bu ilgi azalmış; aile zor günler yaşamıştır. Mehmet Emin Paşa, vefatından yaklaşık bir hafta önce paşalığa terfi etmiş, ancak bu haberi öğrenemeden hayata gözlerini yummuştur.
Kazım Karabekir Paşa’nın hatıralarında en derin iz bırakan duygulardan biri, küçük yaşta öksüz kalmış olmasıdır. Sokakta babalarıyla sohbet eden çocukları görmek, onda silinmez bir hüzün bırakmış; bu nedenle hayatı boyunca öksüz ve kimsesiz çocuklara karşı daima sevgi ve koruyucu bir tavır sergilemiştir.
1896 yılında İstanbul’a gelerek Fatih Rüştiyesi’nde öğrenimine başlamıştır. Mektepte ilk ayları oldukça zor şartlar altında geçmiş; özellikle birinci sınıfların son derece kalabalık olduğunu hatıralarında dile getirmiştir.
Kazım Karabekir Paşa, 1894 Büyük İstanbul Depremi’ne dair hatıralarında, depremin teneffüs saatine denk gelmesi sayesinde büyük bir felaketten kurtulduklarını anlatır. Van’da bulunduğu yıllarda da bir deprem yaşadıklarını, o sırada henüz küçük olduğu için annesinin yanında kaldığını belirtir.
Hatıralarında 1895 yılında Ermenilerin bazı taşkınlıklar yaptığını, 1896’da ise Osmanlı Bankası baskınından söz eder. Van ve Harput’ta tanıdığı Ermenilerin bambaşka insanlar olduğunu vurgulayan Karabekir, İstanbul’daki olayları bu nedenle büyük bir şaşkınlıkla karşıladığını ifade eder.
Kazım Karabekir Paşa’nın İttihat ve Terakki ile ilk tanışması, ağabeyinin kütüphanesinde saklı bulunan ve Paris’ten gelen Türkçe gazeteler aracılığıyla olmuştur. Bu gazeteleri merakla okurken, İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı bir yapının varlığını, cemiyetin Paris’te bir şubesinin bulunduğunu ve yayınların da buradan çıkarıldığını öğrenmiştir.
Ailenin tek geçim kaynağı, babasından kalan maaştı. Bu nedenle Kazım Karabekir Paşa küçük yaşlardan itibaren tasarrufa alışmıştı. Mektebe giderken günlük harçlığı çoğu zaman on kuruşla sınırlı olurdu; bazen yanına ekmek alır, bazen de kantinden küçük ihtiyaçlarını temin ederdi. Kantinden en çok kâğıt ve kalem gibi temel malzemeler almayı tercih ederdi.
Tutumluluğu sebebiyle evin mutfak alışverişi dahi zaman zaman kendisine emanet edilmişti. Bu sorumluluk, onda erken yaşta düzen ve hesaplılık alışkanlığı oluşturmuştur.
1898 yılında evlerinin yandığı haberini aldığında vapurla Çengelköy’e gelmiştir. Mahallesine ulaştığında yangının hâlâ sürdüğünü, annesi ve ağabeyinin yanan eşyalar arasında bir şeyler aradığını görmüş; bu manzaranın kendisinde derin bir üzüntü bıraktığını hatıralarında dile getirmiştir.
Yangında yalnızca ev değil, babasından kalan hatıralar da yok olmuştur. Üniformalar, kılıçlar, kütüphane ve kitaplar dâhil olmak üzere her şey yanıp kül olmuştur. Daha sonra taşındıkları ev de başka bir yangında aynı akıbete uğramıştır.
Bu zor dönemlerde Kazım Karabekir Paşa, okul yıllarında biriktirdiği küçük paraları annesine vererek ailenin içinde bulunduğu sıkıntının bir nebze olsun hafiflemesine katkıda bulunmuştur.
Karabekir, gösterişten hoşlanmayan bir karaktere sahipti. Kazandığı nişanları ve madalyaları uzun süre üniformasına takmaz, ancak zorunlu hâle geldiğinde taşırdı. Genç yaşlardan itibaren Fransızca öğrenmiş; bu sayede bir çocuk dergisinde tercümanlık yapmıştır. “Çoban ile Kral” adlı metnin çevirisi, onun ilk tercümanlık tecrübesi olmuştur.
Kazım Karabekir Paşa, kılıç takacağı günü büyük bir heyecanla beklemiş; kılıcını kuşandığında artık tam anlamıyla bir birey olduğu duygusunu derinden hissetmiştir. Apolet numarası 1602’dir.
Disiplinli ve sert duruşu, daha genç yaşlarda dahi belirgindir. Bir gün yemekhanede, isimleri listede bulunmayan iki kişi gelerek komutanlarına yemek götüreceklerini söyler. Karabekir, listede adı olmayanlara yemek verilemeyeceğini ifade eder. Bir yüzbaşının uyarısına rağmen, okulda aldığı eğitimi gerekçe göstererek kuraldan taviz vermez ve kesinlikle yemek verilmesine izin vermez. Bu olay, onun kuralcılığını ve görev anlayışını açık biçimde yansıtır.
Kazım Karabekir Paşa, hatıralarında dönemin askerî yapısını değerlendirirken, yaşları ilerlemiş büyük kumandanların II. Abdülhamid’in ağır ve baskıcı idaresi altında inisiyatiflerini kaybettiklerini belirtir. Buna karşılık genç subaylar arasında bir gevşeklik ve dağınıklık hâlinin bulunduğunu ifade eder.
Şam, Bağdat ve Irak bölgesinden gelen askerlerin ruh hâllerinin farklı olduğuna dikkat çeker; bu askerlerde belirgin bir içe kapanıklık ve soğukluk gözlemlediğini dile getirir.
Bu yıllarda kazım Karabekir Namık Kemal’in eserleri yoğun biçimde okunmakta, ancak çoğu zaman gizli tutulmaktaydı. Yasaklı bir kütüphaneye gittiği için okulda ağır bir azar işittiğini hatıralarında anlatır. Aynı dönemde Lev Tolstoy’un eserlerini okumak da yasaktı.
Kazım Karabekir Paşa’nın ilk görev yeri, Harp Okulu’ndan mezuniyetinin ardından Manastır’da bulunan 3. Ordu emri olmuştur.
Kazım Karabekir Paşa, Osmanlı Ordusu’nda kurmay subay olarak görevine bu dönemde başlamıştır. İlk görev yerine trenle giderken katıldığı bir atış ve talim sırasında, Müslüman köylülerle birlikte Bulgar papazların da bulunduğunu hatıralarında aktarır. Bu manzaralar, ona imparatorluğun son yıllarında hissedilen çözülme duygusunu derinden hissettirmiştir. Karabekir’e göre Osmanlı topraklarında Bulgarlar, Rumlar ve Ermeniler dâhil olmak üzere herkes, dağılma sürecinde kendine düşen payı alma arayışı içindeydi.
26 Şubat 1906 tarihinde Manastır’a varan Kazım Karabekir Paşa, ilk görev yeri olması sebebiyle büyük bir heyecan yaşamıştır.
Kazım Karabekir Paşa, Manastır’daki görevi sırasında 15. Süvari sahasında askerî strateji çalışmaları yapmaya başlamıştır. Bu döneme dair hatıralarında, bölgedeki insan yapısını anlamaya çalıştığını ve kendi kendine, “Bu kadar köklü meseleler karşısında insanlarla ne yapılacak? Yoksa herkesin işi gücü komitacılık mı olacak?” diye düşündüğünü ifade eder.
Bulunduğu askerî birlik hakkında ise oldukça sert gözlemler yapar. Nargile içmekten başını kaldırmayan binbaşıları, genç yaşta evlenen ve yaşlılıkta görevde kalan süvari fırkası komutanlarını, zamanla görev bilincini yitirmiş kişiler olarak tasvir eder. Bu durumun ordunun disiplinini zayıflattığını açıkça dile getirir.
Bölgede toplumsal grupların kendi içlerine kapandığını, Bulgarların, Rumların ve diğer unsurların ayrı ayrı kümelendiğini belirtir. Hatta ev sahibinin oğlunun, komutanlara yardım edilmesine karşı çıktığı için bir Bulgar genci tarafından kilise çıkışında vurulduğunu hatıralarında aktarır. Bu olay, bölgedeki gerginliğin ve parçalanmışlığın çarpıcı bir örneği olarak yer alır.
Günlük hayatına dair ayrıntılarda ise pazartesi günleri pazara çıktığını, salı pazarında çevre köylerden gelen köylülerin sattığı tereyağı, peynir ve süt gibi ürünlerin oldukça ucuz olduğunu anlatır. Bu gözlemler, Balkanlardaki sosyal ve ekonomik hayatı yakından takip ettiğini göstermektedir.
Bir Bulgar köyünde tanıştığı bir çiftçinin evindeki zengin kütüphaneden de söz eder. Çiftçi, Amerika’da üç yıl kaldığını, İngilizce öğrendiğini ve bu süre zarfında geniş bir kitap koleksiyonu oluşturduğunu anlatmıştır. Karabekir, bu karşılaşmayı bölgedeki entelektüel potansiyelin bir göstergesi olarak değerlendirir.
1907 yılının sonbaharı itibarıyla Kazım Karabekir Paşa, Balkanlar’daki görevini tamamlamıştır.
Kazım Karabekir Paşa, Balkanlar’daki görevinin ardından Harbiye Mektebi’nde tabiye (askerî taktik) dersi öğretmen yardımcılığına tayin edilmiş ve Aralık ayında yeni görevine başlamıştır. Bu görevinin ardından Edirne’de bulunan 2. Ordu’ya bağlı 3. Nizamiye Tümeni’ne atanmıştır.
9 Nisan 1909’da 31 Mart Vakası’nın bastırılması amacıyla Hareket Ordusu emrinde İstanbul’a gelmiştir. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından, kısa bir süre Arnavutluk’taki ayaklanmaların bastırılması için görevlendirilmiş; müteakiben yeniden İstanbul’a dönmüştür.
Nisan 1912’de binbaşı rütbesine terfi eden Kazım Karabekir, Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşları sırasında Edirne’yi savunan kuvvetler arasında yer almış ve Bulgar ordusuna esir düşmüştür. Barışın imzalanmasının ardından serbest bırakılmış; Ocak 1914’te İstanbul’da Osmanlı Genelkurmayı’nda, İstihbarat Şubesi Müdür Yardımcılığı görevine atanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra, 1915 Mart’ında kurmay yarbay rütbesiyle Çanakkale Cephesi’nde tümen komutanı olarak görev yapmıştır. Kasım 1915’te Irak Cephesi’nde, Colmar von der Goltz Paşa komutasında kurulan 6. Ordu’nun Kurmay Başkanlığı görevine getirilmiştir.
Kazım Karabekir Paşa, Kut’ül Amare Kuşatması sırasında İngiliz kuvvetlerinin teslim alınması sürecinde önemli sorumluluklar üstlenmiştir. İngilizlerin teslim olmasından iki gün önce, 27 Nisan 1916’da 6. Ordu’ya bağlı 18. Kolordu Komutanlığı’na atanmıştır.
Kazım Karabekir Paşa, askerî hayatının en parlak safhasını Doğu Cephesi’nde yaşamıştır. Bu cephede önce 2. Kolordu, ardından 1. Kafkas Kolordusu komutanı olarak görev yapmış; Rus ve Ermeni kuvvetlerine karşı önemli başarılar elde etmiştir. Erzurum, Erzincan, Kars, Sarıkamış ve Gümrü gibi stratejik merkezlerin geri alınmasında belirleyici rol oynamıştır. Bu başarıları sonucunda Temmuz 1918’de paşalığa (mirliva rütbesine) yükseltilmiştir.
Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla Osmanlı Devleti için savaş sona ermiş, ancak Türk milleti için Millî Mücadele dönemi başlamıştır. Ateşkesten sonra Karabekir Paşa, Tekirdağ’daki 14. Kolordu’ya atanmışsa da, vatanın kurtuluşunun Anadolu’dan yürütüleceğini görerek Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığı görevine getirilmiştir. Bu görev sırasında Mustafa Kemal Paşa’yı desteklemiş; İstanbul Hükûmeti’nin talebine rağmen onu tutuklamayı reddetmiştir.
1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Doğu Cephesi Komutanlığı’na atanmıştır. Bu görev kapsamında 30 Eylül 1920’de Sarıkamış’ı, 30 Ekim 1920’de Kars’ı kurtarmış; bu zaferlerin ardından ferik (korgeneral) rütbesine yükseltilmiştir. Kısa süre sonra Gümrü de ele geçirilmiştir.
Karabekir Paşa, Doğu Cephesi’nde yalnızca askerî başarılarıyla değil, insani yönüyle de öne çıkmıştır. Ermeni mezalimi sonucu yetim kalan binlerce çocuğa sahip çıkmış; onların barınma, eğitim ve meslek edinmeleriyle yakından ilgilenmiştir. Bu yönüyle “yetimlerin manevi babası” olarak anılmıştır.
Millî Mücadele’nin askerî safhasının başarıyla tamamlanmasının ardından Doğu Cephesi Komutanlığı’ndan alınarak 1. Ordu Müfettişliği’ne atanmıştır. Aynı zamanda milletvekili olan Kazım Karabekir Paşa, askerlik ile milletvekilliği arasında tercih yapma zorunluluğu doğunca, 31 Ekim 1924’te fiilî askerlik görevinden ayrılarak aktif askerlik hayatını sonlandırmıştır.
Bu tarihten sonra siyasete yönelmiş, uzun yıllar boyunca ilim, fikir ve hatıra eserleri kaleme almıştır. 1939’dan itibaren, yakın arkadaşı İsmet İnönü’nün desteğiyle yeniden aktif siyasete dönmüştür. 5 Ağustos 1946’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na seçilmiş; 26 Ocak 1948’deki vefatına kadar yaklaşık on yedi ay bu görevi sürdürmüştür.
Arama Sonuçları
Kazım Karabekir Paşa Mehmet Emin Paşa 15. Kolordu Komutanlığı İttihat ve Terakki Cemiyet Colmar von der Goltz
|
|